AFGANISTAN (GUNEY TURKISTAN) TURKLERININ
Afganistan Turkleri Federasyonu KurultayI 17-05-2008 tarihinde DunyanIn degi$ik ulkelerinde ya$ayan Guney Turkistan (Afganistan) Turklerinin onde gelen aydInlarInIn Muhammed Vatandost, Feyzullah Elburz, Prof. $ehrani, Bismillah Meymenegi, Dr. Qemeruddin Muselleh, Ahmet $ah Deveti Faryabi, Dr. Abdullah Rehimi, Firi$te Ziyayi, Dr. Amanullah, Gen. Abdul Gafur, Esedullah Asyaban,nin katIlImI ile HollandanIn Tilburg $ehrinde gercekle$ti.
Kurultayda Afganistan Turkleri Federasyonu kurulu$ amacInIn, Afganistan icerisinde ve dI$Inda ya$ayan Afganistan Turklerinin Dili, Tarihi, Kulturunun geli$tirilmesi ve kulturel etkinliklerin artIrIlmasI olarak kaydedildi.
Federasyonun ilk kongresinde Amerika, Kanada, Turkiye, Almanya, Hollanda, Norvec, Belcika, isvec, isvicre, Danimarka, ingiltere, Turkistan (Orta Asya) ve ba$ka ulkelerden Afganistan Turklerinin temsicileri katIldI.
Kurultayda Afganistanda ya$ayan Turklerin bugunku durumu, ve Afganistanda degi$en siyasi durumlar kar$IsInda Turklerin de siyasi kazanImlarI hakkInda bilgi verildi.
Kurultayda Dr. Himmet Faryabi Afganistan Turkleri Federasyonu ba$kanI, Firi$te Ziyayi ve Qemeruddin Muselleh ba$kan yardImcIlarI olarak secildi. Kurultaya katIlanalardan 33 ki$i de Afganistan Turkleri Federasyonu,nun etkin uyeleri olarak yerlerini aldI.
Kurultayda konu$ulan konularIn en onemlisi Afganistanda konu$ulan Turkce dilinde (Ozbekce ve Turkmence) kitap ve dergilerin basIm yayInI ve Ozbekce Turkmence YayIn yapan bir TVnin kurlmasI gerektigi vurgulandI.
Kurultayda konu$ulan ba$ka bir konu ise AfganistanIn buyuk bir kIsmInI olu$turan Farsca konu$an Hazara Turkleri ile iyi ili$kiler kurulmasI, Afganistan Siyasi arenasInda tek catI altInda toplanIlmasI, Afganistan Turk boylarI arasInda kulturel etkinliklerin peki$tirilmesiydi. Kurultaya Hazara Turklerinin temsilcisi olarak Nebizade katIldI.
SaygIlarImla
KOKBORI
http://www.yenidenergenekon.com/246-afganistan-turkleri-federasyonu-kuruldu/
TÜRK KÜLTÜRÜ BATI’DAN GÖRÜNÜYOR MU?
Doç. Dr. Engin Berber
Türk Hava Yolları’nın, İstanbul-Londra seferini yapan tarifeli uçağındayım. Dahili anonstan Airbus olduğunu öğrendiğim uçağın motorları, İngilizcelerini geliştirmek için yaz okullarına gitmekte olan öğrencilerin gürültülerini bastırmaya yetmiyor. SSK’da görevli bir doktor baba ve eczacı bir annenin çocuğu olan Aslı’da, onlardan biri. Yanımdaki koltukta oturuyor. Okulu ve ailesi hakkında anlattıklarını dinlerken, kızımın büyümüş halini gördüğümü düşünüyorum. Uçak alçaldıkça, yeşil zemin üzerinde yükselen kırmızı tuğlalı evler büyüyor. Kapalı ve yağmurlu bir hava. Altı yıl önce, yine böyle bir havada Londra’ya geldiğimi ve geçirdiğim zorlu yılı yeniden anımsıyorum. Kaybettiği kalemini bulmaları için, hostesleri seferber eden Aslı’ya veda ederek, pasaport kontrole yöneliyorum. Bir hafta kalacağımı söylediğimde, nedense memur hayretini gizleyemiyor.
Burada bulunuşumun sebebi, Osmanlı Öncesi ve Osmanlı Dönemi Çalışmaları Uluslararası Komitesi (CIEPO)’nin sempozyumuna katılmak. On beşincisi yapılacak toplantıya bu kez, London School of Economics and Political Science ev sahipliği yapıyor. Dünyanın dört bir yanından, yüz elli civarında tarihçinin katıldığı bu toplantıyı anlatmak değil amacım. Bazı meslektaşlarım gibi, oturumlardan yaptığım kaçamaklarda ziyaret ettiğim birkaç müzede gördüklerim, daha doğrusu göremediklerim.British Museum, dünyanın en büyük arkeoloji ve etnografya müzelerinden birisi. İngiltere’nin topraklarında güneş batmadığı yıllarda Orta Doğu, Asya, Afrika ve Avrupa’dan toplanmış sayısız eser, müzenin sergi salonlarını süslüyor. Hızlı bir gezinti bile, ancak iki-üç saatte tamamlanabiliyor. Şiddetli yağmur, meraklıları buraya gelmekten alıkoyamamış. Sırtlarında çanta, ellerinde fotoğraf makinesi ya da dijital kamera bulunan yüzlerce insan, kültür ve uygarlıkların izini sürmek üzere müzeye doluşuyor. Müzede ne Osmanlı Devleti, ne de Türkiye Cumhuriyeti’nden eser var. Dünyanın her yanından sikke ve banknotların sergilendiği bölümde, hiçbir paramız bulunmuyor. 1997’deki ziyaretimde, İznik’ten birkaç çini tabağı gördüğümü anımsıyorum. Belki de aceleden, bu kez onlara da rastlayamadım. Devri Osmani’de Bodrum’dan sökülmüş anıtsal mezarla karşılaşmak da, sıkıntımı hafifletmedi. Bir benzerini Milas’ta gördüğüm mezarın yerini yadırgadığını, Anadolu güneşini özlediğini düşünmeden edemiyorum.Birçokları sevmez, ben savaş müzelerini gezmeyi severim. Siyasi Tarih dersinde öğrencilerime anlattıklarım, savaş müzelerini gezerken ete kemiğe bürünür. Yengilerin abartıldığı, yenilgilerin ise ustaca görmezden gelindiği mekânlardır aynı zamanda savaş müzeleri. Dikkatle bakıldığında, İmperial War Museum’da da bu görülüyor. 1915 yılının önemli savaşlarının yazıldığı panoda, nedense Çanakkale’yi okuyamıyoruz. Belki de İngilizler Çanakkale’yi, kendilerinin değil Mehmetçik’e kırdırdıkları Anzakların savaşı olarak görüyor bilemiyorum. Bildiğim, bir kez daha Türklerin ve Türkiye’nin, insanlığın toplumsal belleğinden alıkonulduğu.Prof. Dr. Zeki Arıkan’la konuşuyoruz. National Gallery’de Bellini’nin yaptığı Fatih portresini göremediğini, sorduğunda tablonun bakımda olduğunun söylendiğini, ancak galerinin kataloğunda tablonun bulunmadığını söylüyor. Biraz önce okuduklarınızı kendisine anlatıyorum. Birlikte hayıflanıyoruz.
Londra’da çok sayıda Türk yaşıyor ama, Londra müzelerinde onların kültürü ve evrensel uygarlığa katkılarından iz yok. Sadece futbolun, memleketi dünyaya tanıtmaya yeteceğini sananlara, önemle duyurulur.
Yazarın diğer gazete yazıları için bkz. www.siyasitarih.com
BALTANIN SAPI BİZDEN
Ozuerman’a tesekkurlerle
Rauf DENKTAS
raufdenktas@yenicaggazetesi.com.tr
Elektronik postamiza Tulay Ozuerman imzali bir mesaj geldi. Ilgili kismi soyle; “Dunyada ve Turkiye’deki Ingilizce dil ogretimi urunleri pazarinin soz sahibi sirketlerinden Longman firmasinin bir kitabi hakkinda daha detayli bilgi almak icin firmanin www.longman.com resmi web sitesi adresinden Contact us bolumune girdigimde Choose Your Country adi altinda ulkemi secmemi isteyen bir butonla karsilastim. Turkiye’yi secmek icin ulkeler listesini actigimda iki tane Kibris oldugunu gordum. Birisi Cyprus yani Kibris, digeri ise Cyprus (occupied Territory of the Republic of Cyprus) yani Kibris Cumhuriyetinin isgal edilmis bolgesi!
Ayni yayinevine bagli baska bir sitede de ayni ifadeyi gormek olayin boyutunun ne kadar ciddi oldugunu gosterdi. Iste www.penguenreaders.com sitesindeki Contact us bolumundeki ifade: Cyprus (occupied Territory of the Republic of Cyprus).
Bu yayinevinin dunyada ve Turkiye’deki populerligini dusunursek, ne kadar etkili bir propaganda yontemi degil mi? Ustelik bu firmanin kitaplari, ulkemizdeki bircok okulda yaygin kullanilan kitaplardan. Turkiye’de de buyuk is yapan bu firmanin, Turk Bolgesi, Turk Yonetimi gibi ifadeleri kullanmayip dogrudan Isgal Altindaki bolge demesinin firmanin politik tercihini gostermesi bakimindan onemli oldugu fikrindeyim.”
Sayin Ozuerman’in bu fikrine istirak etmemek mumkun degildir. Bu propagandanin arkasinda Rum-Yunan ikilisinin agirligi muhakkak vardir. Turk tarafindan bu firmaya tek bir protestonun gittigini hic sanmiyorum. Turkiye’de belki de on binlerce kitap satan bir firma, kuskusuz, musterilerinden ve halktan gelecek, okullardan gelecek protestolar karsisinda yayina yeni bir yon verecektir.
Gecmiste New York’ta Birlesmis Milletler’deki Buyukelcileri ziyaret ettigimizde bize Rum ve Yunan tarafindan gelen yuzlerce mektup aldiklarini fakat Turk tarafindan benzer bir ilgi veya reaksiyon gormediklerini duyururlar bunun nedenlerini sorarlardi.
Bu nedenle Sn. Ozuerman’in bu ilgisi ve duyurusu takdir edilecek davranistir. Umit edelim ki, bu bilgiden sonra bu firmalarin kitaplarini alan ve dagitan kuruluslar, kitaplarini okuyanlar firmanin sitesini protesto yazilari ile isgal ederler ve Turk milletinin uyumadigini, milli davalarda cok duyarli oldugunu kanitlamis olurlar.Tesekkurler Sn. Ozuerman!
Yazi Tarihi: 22/09/2007
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=771
GEREKSİZ KORKULAR / İHANET
Tavsiyem sonuna kadar sabırla okuyun! ------------------------------------------------------------------------------------------------------ Korkuyla parçalanmak.../Ahmet Altan Türkiye bitmez tükenmez korku krizleri geçiriyor. Biz, o kadar uzun zamandır bu krizlerle yaşıyoruz ki artık bunları "normal" sanmaya başladık, nasıl tuhaf bir haleti ruhiye içinde yaşadığımızı anlayabilmek için başka ülkelere gitmemiz, oradaki insanların doğal davranışlarını görmemiz ve insanlardan yayılan o özgürlük havasını solumamız gerekiyor. Bu ülke neden böyle bir hastalığa tutuldu? Neden bütün dünyanın ona düşman olduğuna ve onu "bölmek" istediğine inanıyor? Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri hiç bölünmediğine göre bu hastalığın başlangıç noktasını Osmanlı'da aramamız gerektiğini anlıyoruz. Osmanlı'nın işgal ettiği toprakların tümü "asıl sahipleri" tarafından geri alındı. Yunanlılar Yunanistan'ı, Bulgarlar Bulgaristan'ı, Sırplar Sırbistan'ı, Macarlar Macaristan'ı, Araplar Arabistan'ı Osmanlı'nın elinden kopardı. İmparatorluğun parçalanması dediğimiz şey aslında toprakların gerçek sahiplerine geri dönmesiydi. Silahla aldığımız yerleri silahla koruyamadık. Zaten bu mümkün değildi. Tarih boyunca bunu kimse yapamadı. Romalılar da, İspanyollar da, Portekizliler de, İngilizler de, Hollandalılar da, Fransızlar da silahla aldıkları toprakları sonunda sahiplerine iade ettiler. İngiltere ve İspanya dışında kimsenin pek sorunu kalmadı. İspanya'nın "Bask" bölgesi, İngiltere'nin de "İrlanda" ile yani "isimleri" yabancı olan bölgeleriyle dertleri vardı, bunları önce silahla çözmeye çalıştılar, olmayınca barışçı bir yol buldular. Biz niye parçalanmaktan korkuyoruz peki? Bu korkunun kaynağı ne? Bizim, "Kuzey Irak" ya da "Güneydoğu" gibi coğrafi terimlerle andığımız bölgenin gerçek adının Osmanlı'da "Kürdistan" olması belki. Değil Güneydoğu'ya, bize ait olmayan Kuzey Irak'a bile "Kürdistan" denmesine tahammül edemiyoruz. Bir başka ülkenin dışişleri bakanı, bir başka ülkenin topraklarından "Kürdistan" diye söz etse tepki gösteriyoruz. Tepki göstermek sonucu değiştirmiyor, o bölgenin adı Kürdistan. Çünkü orada Kürtler yaşıyor. Sanırım, toplum ve devlet, "bilinçaltında" oranın "başkalarına" ait olduğuna inandığı için o bölgenin de ayrılacağından endişe ediyor. Bu endişe o boyutta ki, bütün hayatını Türkiye'nin yasaklarla yaşayan bir ülke olmasına adamış bir darbeci bile "eyalet" düzeninden söz etse onu "bölücülükle" suçlayabiliyoruz. Eyalet düzenine geçersek Kürtler ayrılacak bize göre. Devletler, binlerce yıllık alışkanlıklarıyla toprak kaybetmek istemezler, bunu biliyoruz. Ama hiçbir devletin kendisine ait olmayan toprağı silahla elinde tutamadığını da biliyoruz. Bunu bilmemize rağmen sürekli olarak silahla, baskıyla, yasakla Kürtleri Türkiye'nin parçası olarak tutmaya çalışıyoruz. Neredeyse bütün varlığımızı, bütün enerjimizi, dünyayla ilişkilerimizi "Kürtler Türkiye'den ayrılacak" endişesi üzerine inşa ediyoruz. Bu endişe, Türkiye'ye para, zaman, enerji kaybettiriyor. Kürtler de Türkler de özgürlüklerinden oluyor. Sürekli bir gerginlik yaşıyoruz. Mutsuzluk hayatın her yanına nüfuz ediyor.. Bu "ayrılma" korkusu Türkiye'yle dünyayla arasına giriyor, içerde adil bir hayatı bu korku yüzünden yaratamıyoruz, bu korku yüzünden hukuku zedeliyoruz, bu korku yüzünden devlet kendi yasalarını çiğniyor. Bu korku bizi mahvediyor. Bana sorarsanız, "ayrılmanın" yaratacağı herhangi bir kayıp varsa, ondan çok daha fazlasını "ayrılma korkusu" nedeniyle kaybediyoruz. Bu konuyu da bir türlü açıkça, akıl ve mantık ölçüleri içinde konuşamıyoruz. Bir toplum, bu çağda böylesine büyük bir korkuyla yaşayamaz. Bu korkunun bedelini de dünyanın en zengin toplumu bile ödeyemez. Gerçeğe gözlerimizi yummak yerine artık sorunumuzu açıkça konuşmak daha iyi olacak sanıyorum. Türkiye, Kürtlerin bu devletin ve toplumun parçası olarak kalmasını istiyorsa, bu ülkede Kürtlerle Türklerin aynı haklara sahip olmasını sağlaması, Kürtlerin kendini ikinci sınıf vatandaş gibi görmesini engellemesi gerekiyor. Baskıyı, yasağı ortadan kaldırmalıyız. Türkiye bütün vatandaşlarına aynı hakları verirse, bu ülkedeki Türkler bilinçaltlarında "biz ülkenin asıl sahibiyiz, bizden başka herkes bizim kölemizdir" inancını bilincine çıkarıp bu inancın tuhaflığını anlarsa bu sorun çözülür. Korku, korkulan şeyin gerçekleşmesinden daha büyük bedel ödetiyor Türkiye'ye. En ucuzundan "hainlik" suçlamalarıyla, bunu görmeyi, bunu tartışmayı engellemek toplumun lehine olmuyor. Herkesin susmasını istiyoruz. Susmak gerçeği değiştirmeye yetmiyor. İnsanlar ölüyor, yasaklarla bütün ülke hapishaneye dönüyor. Korku, karanlık bir kabus gibi üzerimize çöküyor. Bölünme korkusuyla, bölünmenin yaratacağını sandığımız zarardan daha büyük bir zarar yaratıyoruz. Artık yeter bence. Her şeyi açıkça konuşalım. Korkularımız yüzünden işler öyle sarpa sardı ki Evren bile "acaba federasyon mu yapsak" demek zorunda kalıp "hainlikle" damgalandı. Korku, korkulandan daha çok zarar verdi bize. Şimdi korkudan kurtulmanın zamanı. Bunun, en azından benim bilebildiğim, tek yolu da konuşmak. Ülkenin geleceğini konuşmanın "ihanet" sayılmayacağını anlamak. Susmak bizi karanlığa itiyor. Bölünmeyelim derken gerçeklerin atında ezilerek paramparça olacağız. Sokağa çıkılamayan şehirler, patlayan suçlar, devlet içinde üste itaatsizlikler, hukuksuzluklarla o korkunç parçalanma da zaten kendini göstermeye başladı. Bunu istememe hakkına sahibiz. Ve istememeliyiz. -------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- Sayın Ahmet Altan, "Korkuyla parçalanmak" adı altında bir makale yazmışsınız. Okudum, üzüldüm. Kendim için değil, ülkem için de değil, sizin için üzüldüm. Bu yaşa, bu şöhrete ulaşıp da dünyanın diline destan olmuş Kurtuluş Savaşımızın nedenlerini hala kavrayamamış olmanız, sizin için gerçekten üzücü bir durum. Diğer ülkelerdeki özgürlük havasını solumamız gerektiğini öneriyorsunuz. Oralara gidip özgürlük havası soluduğumda alacağım koku, kesinlikle sizinkinden farklı olacaktır. O havayı soluduğumda sizin aksinize ben, bu ülkelerde diğer ülkelerce sınırlanmamış ya da yasaklanmamış sanayi ve tarım üretimi sayesinde var olan ekonomik özgürlüğün kokusunu duyarım. Maliyesi IMF'ye teslim edilmemiş, boğazına kadar borca batmamış, üretmeden tüketmeye zorlanmayan, borç ödemek bahanesi ile kamu kuruluşlarını üç kuruşa satmayan, göz göre göre bankalarını yabancılara kaptırmayan ülkelerin mali özgürlüğünün mis kokusunu içime çekerim. Tahkim yasaları ile kirlenmemiş hukuk özgürlüğü, kim bilir ne güzel kokar. Askeri alanda özgürlük, silah ve donanım konusunda başka ülkelere, hatta tek bir ülkeye bağlı olmamanın kokusu da çok güzeldir eminim. Oysa sizin özlem duymakta olduğunuz ve güzel olduğunu sandığınız o koku, bu ülkelerde kimine tanınan kimine tanınmayan, o çifte standartlı ifade özgürlüğünün pis kokusudur. Sayın Altan, bu ülkede ifade özgürlüğü, hakaret sınırları dışında kalmak koşuluyla sonuna kadar mevcuttur. Alaylı bir şekilde gülümsediğinizi görür gibi oluyorum. Hiç gülümsemeyin çünkü bu gerçeği siz bile çarpıtamazsınız. Bakın; siz bu ülkede istediğiniz gibi yazıyor, konuşuyorsunuz, dokunan yok. Düşüncelerinize katılmayan bizler tarafından eleştiriliyorsunuz ama siz yine de özgürce konuşabiliyorsunuz. Oysa o özgür dediğiniz, pek bir özendiğiniz bazı ülkelerde "Ermeni Soykırımı bir yalandır, Türkler soykırım yapmamıştır" diyeni içeri tıkıyorlar. Siz bu gerçeğin bal gibi de farkındasınız ama nedense dile getirmiyorsunuz. Onun yerine ülkemizin korku hastalığına tutulduğunu söylemeyi yeğliyorsunuz. Bu hastalığın tıptaki adı "paranoya"dır ve bu hastalığa yakalananlara da "paranoyak" derler. Bunun bir de tersi var ama. Bu kadar rahatlık ve ilgisizlikten kaynaklanan hastalığa da yine aynı tıpta "şizofreni" diyorlar. Bilgilerinize sunarım. Şu cümleniz, ne kadar umutsuz bir cümledir: "Osmanlının işgal ettiği toprakların tümü 'asıl sahipleri' tarafından geri alındı." Yunanlılar Yunanistan'ı, Bulgarlar Bulgaristan'ı, Sırplar Sırbistan'ı, Macarlar Macaristan'ı, Araplar Arabistan'ı Osmanlı'nın elinden koparmış. İmparatorluğun parçalanması dediğimiz şey aslında toprakların gerçek sahiplerine geri dönmesiymiş. Bu satırları yazan, ilkokul mezunu, hayatında tarih okumamış biri olsa anlayacağım ama bu satırlar sizin eğitim seviyenizdeki bir insana hiç yakışmıyor. Yunanlılar Yunanistan'ı, Bulgarlar Bulgaristan'ı, Sırplar Sırbistan'ı, Macarlar Macaristan'ı, Araplar Arabistan'ı Osmanlı'nın elinden kendi başına mı koparmışlar? Bir kere "Yunanlı" diye bir şey yoktur. Yunan halkı, Yunanistan'da yaşar. Türkçe dilbilgisi kurallarına göre, ya "Yunan" diyebilirsiniz ya da Yunanistanlı. Yunanlı diye bir şey yoktur. Dil bilgisi "sıfır". Tarih ise "eksi". Yunanların, tarihte Türklerle yapıp da, kazanmış oldukları tek savaş yoktur; her seferinde bozguna uğramışlardır. Ama her ne hikmetse, savaşı kazandığı halde, masada toprağı kaybeden hep Osmanlı olmuştur. Yunan'ın arkasında İngiliz gücü olmasa mümkün müdür bu, sorarım? Bulgarlar Bulgaristan'ı, Sırplar Sırbistan'ı, Macarlar Macaristan'ı kendi başlarına mı koparmışlardır? Yoksa ikide bir ayaklanıp, doğal olarak da Osmanlı'dan müdahale gördüğünde, "Yetişiiiin! Müslümanlar, din kardeşlerinizi kesiyorlar!" diye yaygara koparıp, Rusya'nın desteğini mi sağlamışlardır? Peki Rusya, bu desteği babasının hayrına mı vermiştir? Araplar Arabistan'ı kendi çabaları ile mi yoksa İngiliz altınları ile mi Osmanlı'dan koparmışlardır? İngiliz, Fransız, Mezopotamya topraklarında ne arıyordu? Tabii ki, bugün ABD aynı topraklarda ne arıyorsa, onu! Romalılar da, İspanyollar da, Portekizliler de, İngilizler de, Hollandalılar da, Fransızlar da silahla aldıkları toprakları sonunda sahiplerine iade ettiler ama bir farkla. Onlar o toprakları alırlarken, kimi oraların halkını yok etti, kimi de sonuna kadar sömürdü. O topraklardan çıktığında geride açlık, hastalık, sefalet ve ölüm bırakarak çıktı. Osmanlı ise silahla aldığı topraklarda kimsenin diline, dinine, kültürüne dokunmadı; sadece vergi aldı, o yüzdendir ki Osmanlı topraklarında milliyetçilik kavgaları bu kadar güçlü olabildi. Osmanlı yönetiminde Bulgar, Bulgar olarak; Sırp, Sırp olarak; Arap, Arap olarak kalabildi. Peki ya bir Raundalı'ya , Cezayirli'ye ne oldu? "Biz niye parçalanmaktan korkuyoruz peki?" İngiltere ve İspanya neden korkuyorsa, ondan. Üstelik onları bölmeye, içlerindeki halkları kışkırtmaya çalışan da yok. Osmanlı'da bölgenin adının ne olduğunun hiçbir önemi yok. Önemli olan sömürgeci toplumlara karşı ulu önder Atatürk'ün önderliğinde Türkü ile, Kürtü ile, Çerkezi, Lazı, Arnavutu ile omuz omuza bir kurtuluş savaşı vermiş olmamızdır. Türkiye Cumhuriyetini birlikte kurmamızdır. Aramızdaki farklılıklar değil, benzerliklerdir. Ama bugün olduğu gibi o gün de vatanını seven kadar, düşmanla işbirliği yapıp, ülkesine ihanet eden vardı. Bugün de benzerliklerimiz yok edilip, farklılıklarımız öne çıkarılmak isteniyor. "Değil Güneydoğu'ya, bize ait olmayan Kuzey Irak'a bile 'Kürdistan' denmesine tahammül edemiyoruz." Demek öyle, Sayın Altan. Peki lütfen söyler misiniz Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandığı gün, Musul ve Kerkük kimin elindeydi? Antlaşma kurallarına aykırı olarak, ateşkes sonrası hangi ülke tarafından pervasızca işgal edildi? Lozan Antlaşmasında çözüme bağlanamayan bu sorun, Birleşmiş Milletler Cemiyetine intikal ettirildiğinde, hangi ülke tarafından, kimlerle işbirliği yapılarak aleyhimize çözümlendi.? Efendim?.. İngiltere mi?.. Şeyh Sait mi?.. Sahi mi?.. Biz, döndürülen onca dolaptan sonra bu bölgeyi Irak'a bıraktık. Artık ortada bir Irak olmadığına göre?.... Gördüğünüz gibi, sandığınızın aksine bölgede söz sahibi olmamız için her türlü nedenimiz var. Yıllardır sayısız can alan terör organı burada besleniyor, korunuyor ve palazlanıyor. Hala can almaya devam ediyor. Üstelik adına "Kürdistan" değil, "Güney Kürdistan" deniyor. Sayın Altan, bu ülkenin adı Güney Kürdistan ise, bunun kuzeyi neresi?!!! "Tepki göstermek sonucu değiştirmiyor, o bölgenin adı Kürdistan. Çünkü orada Kürtler yaşıyor." Orada Türkler de yaşıyor, Sayın Altan. Üstelik bölgedeki Kürt nüfusu arttırabilmek için oluk oluk para dökülecek kadar çok Türk yaşıyor. Cümlenizin devamında, sözüm ona alay ederek yaptığınız "bölücülük suçlaması" edebiyatı da içler acısı. Bizim elimizde içinde bulunduğumuz tehlikenin belgesi olarak, koca bir tarih var; sizin elinizde ne var Sayın Altan? Ayrılıkçılık bir korku değil, yeni uydurulmuş haritalarla belgelenmiş bir gerçektir. Bu toplumun da sorunu iddia ettiğiniz gibi bölünme korkusu değil, planlı, programlı, yüksek ödenekli bölme çalışmalarıdır. Bu ülkede Kürtlerin Türklerle aynı haklara sahip olmadığını iddia etmek için insanın gözünü, kulağını kaybetmiş olması gerekir. Bir Kürt bugün bir Türk'ün sahip olduğu her hakka sahiptir. Meclise bakın, Kürt milletvekillerinin sayısını bir hesaplayın isterseniz. Danışmanları da saymayı unutmayın bu arada. Ancak parmak hesabı ile sayamazsınız, size hesap makinesi gerekir. Bu ülkede bir Kürt milletvekili mi olamıyor, başbakan mı olamıyor, başbakan danışmanı mı, yoksa cumhurbaşkanı mı olamıyor? Giremediği şehirler mi var? Belli mahallelerde toplanıp, aşağılanıyor mu? Okullara, belli yerlere girme, belli iş kollarında çalışma yasağı mı var? Bu toplumun, bu devletin ona sağlamadığı ne var? Bu mu ikinci sınıf vatandaş? Ha, "yüksek makamlara gelen, zengin olan Kürtler hep aşiret reisleri, ağalar, diğerleri yokluk içerisinde" derseniz anlarım. Ama onun da hesabını topluma ya da devlete değil aşiret reislerine sormanız gerekir. Gerek ulu önderimiz Atatürk, gerek İnönü, gerekse Ecevit, zamanında çok uğraştı bu sorun ile ama çözülemedi. Çözülmesi, bazı şarlatanların işine gelmedi çünkü. Atatürk'ün ölümünden sonra, onun çizgisinden sapılmamış olunsaydı belki çok şey farklı olabilirdi ama olmadı. Cahil bırakılan halk ağası için doğup, ağası için yaşayıp, ağası için çalışıp, ağası için ölmeye devam etti. Asıl bu sorunu konuşmaya ne dersiniz? Şimdi Kürt halkının biraz geçmişine biraz da özelliklerine bakalım dilerseniz. - Tarihte hiçbir zaman kendi başına bir devlet olmamış, hep başka ülkelerin egemenliği altında yaşamış. - Dil özgürlüğünden bahsediliyor. Diline bakıyorsunuz biraz Arapça, biraz Farsça, biraz Türkçe; oluyor sana Kürtçe - Bir alfabesi yok; yazılamıyor. Bunu da mı Türkler engelliyor Sayın Altan? - Kendilerine ait bir kültürleri yok. En büyük bayramları bile, Türklerin artık kutlamayı bırakmış oldukları bayram. Bunlar bir ulus olabilmenin gerekleri ama gelin görün ki, hiç biri tam değil, hiç biri sadece onlara ait değil. Neyse, bu bizim değil, yoktan bir ulus yaratmaya çalışanların sorunu. Ama olmayan şeyin, özgürlüğünü tanımamakla suçlanmak kabul edilir şey değil. "Biz ülkenin asıl sahibiyiz, bizden başka herkes bizim kölemizdir" gibi bir inanç da tamamen sizin ve o yoktan ulus yaratmaya çalışanların uydurmasıdır. Asıl sorun, bazı ülkelerin yöneticileri ile kendine aydın diyenlerde Sayın Altan. Biliyor musunuz ki, bugün birbirine diş bileyen iki ülkenin halkı; İran ve İsrailliler, Antalya otellerinde aynı çatı altında, hiç sorunsuz bir arada tatil yapıp, huzur içinde, kavgasız, dövüşsüz yaşayabiliyorlar? Bu ne demektir? Bu, gerçekte halkların birbiri ile bir derdi yok demektir. Bazı ülke yöneticileri ile sözde aydınlar ortalığı karıştırmasalar, bu dünya üzerinde insanlar kardeşçe, huzur içinde yaşayıp gidecekler demektir. Asıl tuhaf olan, bu mümkünken, buna izin verilmemesidir. Kimsenin susmasını istemiyoruz. Herkes konuşsun ama yalan konuşmasın, gerçekleri saptırarak konuşmasın. Halkın eğitimsizliğinden yararlanmaya çalışarak konuşmasın. Evren "acaba federasyon mu yapsak?" demek zorunda mı kaldı yoksa zorunda mı bırakıldı? Malum "bizim oğlan" emekli oldu ama bazı görevlerin emekliliği yoktur. Korku insanı dinç tutar, düşmanla işbirliği yapanlara karşı uyanık kılar. Bizim kurtulmamız gereken "korku" değil "işbirlikçilik"tir. O işbirlikçiler ki; ülkelerini içeriden çürütüp, çökertirler. O sokağa çıkılamayan şehirler, patlayan suçlar; sakın çökertilen tarım ve sanayimiz, her geçen gün artan işsizliğimiz, bir türlü engel olamadığımız yolsuzluklarımız, gazete ve televizyon programları ile yok edilen ahlak anlayışımızdan olmasın? Bunu istememe hakkına sahibiz. Ve istememeliyiz. Değer Erbora
ÇAĞDAŞ SAVAŞ ve KAHRAMANLARI
Naci El Ali Kimdir ?
![]()
En az sapan taşı kadar tehlikeli çizgiler çizen Naci Ali’yi MOSSAD katletti. Ama başlattığı savaş sürüyor. Çizgi savaşını bir kadın çizer sürdürüyor.
Filistin dramının en kanlı günlerinde dünya Hanzala ile İsrail katliamlarının şiddetini idrak edebiliyordu.
Hanzala ünlü bir karikatür sanatçısı ve adı Filistin davası ile özdeşleşmiş olan Devrimci çizer Naci Salim El Ali’nin tiplemesi olan Filistinli bir kız çocuğu idi.
Filistinlilerin ‘Devrimin Vicdanı’ olarak nitelendirdiği çizerin bütün çizgilerinde bir sembol olarak Hanzala’yı insanlar hep arka cepheden ve yamalı elbiseleri ile görüyorlardı ..
Hanzala’nın etkisi o kadar güçlü idi ki, İsrail, kendisine en az çocukların attıkları sapan taşları kadar büyük zarar veren bu çizgi karakterin çizerini ortadan kaldırmakta görüyordu çareyi..
Kendisini bir karikatür sanatçısı olmaktan çok, halkının davasına adamış isim olarak yaşamayı tercih eden Naci El Ali, takvimler 22 Temmuz’u gösterirken, Londra’da bir caddede bedenine saplanan mermilerle yere yığıldı.
Yaralı olarak en yakın hastaneye kaldırıldı. Bir ay süreyle hastanede yaralı olarak tedavi gören Naci Ali, bütün müdahalelere rağmen kurtarılamıyor ve 29 Ağustos 1987′de Şehadet şerbetini içiyordu.
Ali, 1937′de Tabariye’nin Şecere köyünde dünyaya geldi. Yüz binlerce Filistinli gibi o da 1948 yılında topraklarından sürüldü. Filistin toprakları üzerine İsrail Devleti kurulduğunda, ailesiyle birlikte Lübnan’ın güneyindeki Sayda kenti yakınlarındaki Aynül Hilva Mülteci Kampı’na sığındı ve canını kurtardı. Kampta her Filistinli gibi acılar içinde yaşadı. Ama çaresizliğe kapılmadı, zulme teslim olmadı.
Ölümünden sonra Naci Ali “Kanı ile Filistin’i çizen sanatçı” olarak tanındı. Naci Ali, geride 40 bin eser bıraktı. Her çizgisinin altında sırtı okuyucuya dönmüş küçük bir çocuk vardır. Hep 10 yaşındadır. Çünkü Naci El Ali yurdundan kopartıldığında o yaşta idi. Diken diken olmuş saçlarıyla Hanzala, Filistin dramını haykırır dünyaya. Hanzala kendini şöyle tanımlar: “Ben Hanzala. Babamın adı: Önemli değil. Annemin adı: Nakba (Filistinliler işgalin ardından Filistin topraklarında İsrail Devleti’nin ilan edildiği 15 Mayıs 1948′i Nakba yani büyük felaket günü olarak tanımlar. S.T.) Kız kardeşimin adı. Fatıma. Ayakkabı numaram: Bilinmiyor. Çünkü ben hep yalın ayakla dolaşırım.”

yüzünü gizleyen çocuk HANZALA…kani ile filistini çizen çocuk…
“Maskeliler” ve “göbekliler”, yirmi yil boyunca kendileriyle mücadele
eden
“negatif” (!) bir çocuktan kurtulmuşlardı…ama hesabını yapmadıkları
bir gerçek
vardı:
israil bayrağını taşlayan her filistinli çocuk bir HANZALA dır…çünkü
ancak
HANZALA olmak korkaklıktan geri adım atmaktan ve göbekli
yahudilere teslim olmaktan koruyabilir…
HANZALA.. Filistinli yüzünü göstermeyen çocuk..
Hanzala kendini şöyle tanımlar: “Ben Hanzala. Babamın adı: Önemli değil. Annemin adı: Nakba (Filistinliler işgalin ardından Filistin topraklarında İsrail Devleti’nin ilan edildiği 15 Mayıs 1948′i Nakba yani büyük felaket günü olarak tanımlar. S.T.) Kız kardeşimin adı. Fatıma. Ayakkabı numaram: Bilinmiyor. Çünkü ben hep yalın ayakla dolaşırım.
Naci el Ali filistin davasında meşhur isimlerden. Vatanından koparıldıktan sonra ingiltere’de yaşıyordu. Karikatürleri siyonistleri çok rahatsız ediyordu. Bu sebeple mossad tarafından katledildi





En az sapan taşı kadar tehlikeli çizgiler çizen Naci Ali’yi MOSSAD katletti. Ama başlattığı savaş sürüyor. Çizgi savaşını bir kadın çizer sürdürüyor.
ümeyyenin sitesine buradan ulaşabilirsiniz.
Filistin dramının en kanlı günlerinde dünya Hanzala ile İsrail katliamlarının şiddetini idrak edebiliyordu.
KARİKATÜR KAŞINTISI
Sevgili dostlarım,Badische Zeitung’da yayınlanan ilave dosyada ki karikatürün hangi amaca hizmet ettiğini ve sizin için ne ifade ettiğini benimle paylaşırsanız çok sevinirim.Alman gençlerinin 1971 den 77 seneine kadar Alman Alman Devlet Sistemine karşı silahlı savaş açan,RAF hakkında pek bilgi sahibi olmadıklarını algıladım.Almanca bilmeyen dostlarıma :Maskeli RAF Üyesi biri Camii’nin hocasına gidip”Ben RAF”dan, İslam Dinine geçmek istiyorum”diyor.Almanya’da 1977 senesi kanlı sonbahar’ı bu şekilde Almanların hafızalarına ”Deutscher Herbst”olarak kazınmıştır.1977 senesi Güzünü çok iyi hatırlıyorum.Akşam sokaklar bomboş olurdu.Ren nehrinin üzerindeki köprüler denetlenir Otobanlarda kontroller sıklaşırdı.Üzüm bağlarında çalışmak için Belçikadan gelen bir garib genci acıyıp eve misafir ettiğim için nerede ise başımız sıkıntıya giriyordu.Evet Almanyada mevsim güz(sonbahar,Hazan)idi.İşveren Başkanı Hanns Martin Schleyer kaçırılmış Alman Devleti top yekün ROTE ARMEE FRANKTİON’un peşine düşmüştü.Andreas Baader,Gudrun Ensslin,Ulrike Meinhof ve Jean-Carl Raspe anılarda kalanlar.Nisan ayında Başsavcı Siegfried BUBACK cadde ortasında arabasının içerisinde kurşunlanarak katledilmişti.Şimdi Alman genclerinin hafızalarında Stuttgart’daki ünlü ” Hanns Martin Schleyer Hale “kaldı.Tekrar hafızalarınızı tazeledikten sonra bu cizginin neden Mübarek Ramazan ayında bilhassa seçildiğini, ne anlatmak istediğini ve sizin anladıklarınızı benimle paylaşırsanız size çok teşekkür ederim.Freiburg’dan sevgi dolu selamlar.
Mustafa Şibik