Türkiye dışında yaşayan Türklerle ilgili herşey!


Ermeni iftirasına Vatikan desteği!

Yazı kategorisi: ERMENİ YALANI yazan: dtcf Kasım 27, 2008
Ermeni iftirasına Vatikan desteği!      
SALI, 25 Kasım 2008 11:11

Papazdan çirkin iftira
Kardinal Kasper, “Ermeni soykırımı iddia değil, bir vakıadır. Vatikan’ın bu konudaki tavrı, Papa 2. Jean Paul’ün Ermenistan ziyareti sırasında açıklanmıştır” dedi

Papalık Hristiyanlararası Birlik Kurulu Başkanı Kardinal Walter Kasper, Ermenistan Dışişleri Bakanı Edvard Nalbantyan’ın Türkiye’de bulunduğu sırada, “Ermeni soykırımının bir vakıa” olduğunu iddia etti. Kasper, Roma Katolik Kilisesi’nin lideri Papa 16. Benediktus’un dün Ermeni din adamlarını kabulünden önce Vatikan Radyosu’na verdiği demeçte, “Ermeni soykırımı bir vakıadır. Vatikan’ın bu konudaki tavrı, Papa  2. Jean Paul’ün Ermenistan ziyareti sırasında açıklanmıştır. Papa, oradaki soykırım anıtını ziyaret etmiş, Türklerin hoşuna gitmese de soykırım kelimesini kullanmıştır” görüşünü dile getirdi.

Terim meselesi değil
“Soykırımın iddia değil bir gerçek olduğunu” ileri süren Kasper, şöyle dedi:  “Bu bir terim meselesi değildir. Pek çok kurbanın bulunduğu tarihi bir vakadır ve bu hatıranın iyileştirilmesi gerekmektedir. Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin iyileştirilmesi için Vatikan ne yapabilir bilemem. Ama bu Orta Doğu barışı için de önemli bir hadise. Katolik Kilisesi her şeyden önce mağdurlardan yanadır. Bu bizim davranışlarımızı belirleme konusundaki en önemli ilkedir.”
Orta Doğu sorunu
Kasper, Lübnan’da yaşayan Ermenilerin dini lideri 1. Aram başkanlığındaki heyetin Vatikan’a yapacağı ziyaretin, Roma Katolik Kilisesi’nin diğer Hıristiyan gruplarla ilişkileri açısından da büyük önem taşıdığını söyledi.
1. Aram başkanlığındaki heyetle Orta Doğu sorununu da ele alacaklarını ifade eden Kasper, “Lübnan’daki durum hakkında da görüş alışverişinde bulunacağız. Lübnan bir zamanlar Hıristiyan bir ülkeydi ama artık Hıristiyanlar o ülkedeki nüfusun çoğunluğunu oluşturmuyor. Lübnan’daki kilise liderleri siyasi açıdan da önemli nüfuza sahip oldukları için Orta Doğu’da barış için diyalog açısından da bu ziyaret önemli” dedi. 1. Avram’ın, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Kıbrıs Rum Kesimi, Kanada ve ABD’den gelen Ermeni piskoposlarla birlikte yapacağı Vatikan ziyareti, perşembe günü sona erecek.

Sözde Ermeni soykırımının tarihi bir vaka olduğunu iddia eden Walter Kasper, “Bu acı hatıranın iyileştirilmesi gerekmektedir” dedi.

 

Yüz bulunca astarını istedi!

İlişkiler ön koşulsuz normalleşmeli. Sınırlar açılmalı. Diasporayı etkilememiz beklenmemeli.

Komisyon sorusu keyfini kaçırdı
Nalbantyan, Türkiye’nin “soykırım iftirasını tarihçiler araştırsın” önerisiyle ilgili soruya cevap veremedi

Karadeniz Ekonomik İşbirliği (KEİ) örgütü Dönem Başkanı sıfatıyla İstanbul’a gelen Ermenistan Dışişleri Bakanı Edward Nalbantyan, Türkiye’nin Ermeni diasporasının soykırım yalanının tanınmasına ilişkin faaliyetlerine son vermesi için telkinde bulunmayacaklarını söyledi. İstanbul’daki KEİ Sekretaryası’nı ziyaret eden Nalbantyan, düzenlendiği basın toplantısında, Türkiye-Ermenistan yakınlaşmasına ilişkin açıklamalarda bulundu.

Sarkısyan da gelecek
Nalbantyan, ön koşuluz olarak diplomatik ilişkilerin normalleştirilmesi ve sınırların açılması yolundaki Erivan’ın bilinen taleplerini tekrarladı. Nalbantyan, “Diplomatik ilişkilerin normalleştirilmesi için hazırız. İlişkiler, ön koşul olmadan normalleştirilebilmeli. İki ülke arasındaki sınırlar ön koşul olmadan açılmalı. Ermenistan’da ön koşulsuz bunu gerçekleştirmeye hazırdır” diye konuştu. İstanbul’da bulunmaktan duyduğu memnuniyete vurgu yapan Nalbantyan, ikili ilişkilerin normalleşme dönemine girmesini “olumlu” bir gelişme olarak nitelendirdi.  Nalbantyan, Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’ın Ekim 2009’da Abdullah Gül’ün daveti üzerine Türkiye’yi ziyaret edeceğini açıkladı. İki ülke arasındaki aktif diyaloğun geçen Eylül ayında iki ülke milli takımlarının oynadığı maç için Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Erivan’ı ziyaret etmesiyle başladığını hatırlatan Nalbandyan, “Bu olumlu ortamı sürdüreceğiz” dedi.

Sınırlar açık olmalı
Türkiye’nin “tarihçiler komisyonu” gibi önerilerinin anımsatılması üzerine Nalbantyan, pek çok komşu ülke arasında sorunların olduğuna işaret ederek “Ancak diplomatik ilişkilerde açık sınırlar olması gerekiyor. Bu koşullar altında görüşebilmek daha kolay olacaktır. Bu tür sorunları gidebilmek daha kolay olacaktır” karşılığını verdi.  (ANKA)

Patrikhane’ye de uğradı!
Ermenistan Dışişleri Bakanı Edvard Nalbantyan, Türkiye Ermenileri Patrikhanesi’ni ziyaret etti. Patrikhanede Patrik Vekili Aram Ateşyan tarafından karşılanan Nalbantyan, bir süre basına kapalı olarak görüşmelerde bulundu.

Erivan’a büyükelçi atanacak
Türkiye ile Erivan arasında, “futbol diplomasisi” ile başlayan yakınlaşmada ikinci adım atılıyor. Hürriyet gazetesinden Zeynep Gürcanlı’nın haberine göre Ankara, Ermenistan’la ilişkilerle görevlendirilecek bir “Büyükelçi” atamayı planlıyor. Ancak dışişleri kaynaklarına göre bu atama, “tam diplomatik ilişki kurulması”, yani Ermenistan’da bir Türk Büyükelçiliği açılması yoluyla yapılmayacak. Bunun yerine, “akredite büyükelçi” sistemine geçilecek. Bu çerçevede, Türkiye’nin Gürcistan Büyükelçisi’nin Ermenistan’a da “akredite” edilmesi üzerinde çalışılıyor. Bu fiilen, “diplomatik ilişki kurulması” anlamına da geliyor. Ancak, Ankara’nın bu adımı atmak için bir şartı bulunuyor. Ermeni hükümetinin, en azından 1915 olaylarıyla ilgili olarak Türk-Ermeni ortak komisyonu fikrine yönelik “sıcak bir açıklama” yapması isteniyor.

Gurbetçi anne Kul, çocuklarını Gençlik Dairesi’nden kurtarmak için iki yıldır mücadele ediyor

Yazı kategorisi: ALMANYA yazan: dtcf Kasım 19, 2008

GENÇLİK DAİRESİNİN EL KOYDUĞU ÇOCUKLARININ ALKOL VE SİGARAYA BAŞLADIĞINI VE KİLİSEYE GÖTÜRÜLDÜĞÜNÜ SÖYLEYEN ACILI ANNE “YAVRULARIMI KURTARIN” DİYOR.

DORTMUND (CİHAN) – Boşanma davasında kocasının ifadeleri sebebiyle iki çocuğunu gençlik dairesine kaptıran anne Yasemin Kul, çocuklarını geri almak için iki yıldır hukuk savaşı veriyor. Gençlik dairesinin el koyduğu çocuklarının alkol ve sigaraya başladığını ve kiliseye götürüldüğünü söyleyen acılı anne “yavrularımı kurtarın” diyor.

            Alman Gençlik Dairesi, ülkenin kuzeyindeki Paderborn kentinde yaşayan Türk ailenin iki çocuğunu eşler arasındaki anlaşmazlığı gerekçe göstererek ellerinden aldı. 1965 Balıkesir doğumlu Yasemin Kul’un oğulları 13 yaşındaki Oğuzhan ve 10 yaşındaki Mustafa’yı gençlik dairesinden almak için 2006 yılından beri mücadelesi devam ediyor.

            Eczacı asistanı Yasemin Kul’un dramatik hikayesi,1992 yılında Türkiye’den Metin Kul ile evlenmesiyle başlar. Almanya’ya yerleşen ve burada yaşamaya başlayan çiftin mutluluğu aynı evde kalan Yasemin Kul’un kızkardeşi sebebiyle bozulur. Yasemin Kul, kocası ile kızkardeşi arasındaki ilişki olduğu gerekçesiyle 1999 yılından sonra eşinden ayrı yaşamaya başlar. İki oğlunu ise yanına alır. 2000 yılındaki mahkemede hakim çocukların velayetini eşi Metin’in itirazlarına rağmen Yasemin Kul’a verir. 2002 yılında ise Metin Kul baldız Zeliha Özbayram’la evlenmek için boşanma davası açar. Bu davanın açılması ve dava sürecinde söylenen yalanlar sebebiyle çocuklarının elinden aldığını vurgulayan Yasemin Kul, “Boşanma davasında Metin, benim hakkımdaki önceki yalanlarını tekrar gündeme getirdi. Davaya bakan ilk hakim bu arada vefat etmişti. Yerine gelen yeni hakim farklı değerlendirme yaptı ve çocuklarımızın velayetini bizden aldı ve 2003 yılında gençlik dairesine verdi. 2002 yılından beri devam eden hukuk mücadelemize rağmen 2006 yılında çocuklarımız elimizden alınarak Paderborn gençlik dairesi tarafından  Olsberg’deki çocuk yurduna teslim edildi.” dedi.

            Paderborn Aile Mahkemesi’ne açtığı itiraz davasının reddinden sonra Hamm Eyalet Mahkemesi’ne itirazda bulunan Yasemin Kul, oğullarının önceki ve şimdiki durumlarını şöyle anlatıyor: “Zarar görmesin diye Gençlik Dairesi tarafından yurda alınan oğullarımın şu andaki durumları içler acısı. Liseye kaydını yaptıran Oğuzhan şimdi orta okul düzeyinde eğitim veren okula gidiyor. İçki ve sigaraya başladı ve uyuşturucudan söz etmeye başladı. Oğlum bana oralarda yapılan baskılara ancak böyle dayanabildiğini eve döndüğünde bu kötü alışkanlıklardan kurtulabileceğini söyledi. “

            Çocuklarının velayetinin kendisine verilmemesi üzerine Yasemin Kul, iki oğlunu yuvadan kurtarmak için, babalarının yanında kalmasını da kabul eder. Fakat 2007 yılında başvurduğu mahkeme bu talebe de ret cevabı verir. Paderborn Aile Mahkemesi ile Hamm Eyalet mahkemesi kararlarıyla hukuk yolunun kapandığını söyleyen Yasemin Kul, “Her iki mahkemede de yanlış kararlar alındı. Olayı Federal Anayasa Mahkemesi’ne götüreceğiz. Oradan da bir sonuç alamazsam AİHM’e başvuracağım ama, ben zaman kaybetmek istemiyorum.” dedi.

            ACILI ANNE, TÜRK MAKAMLARINDAN YARDIM BEKLİYOR

            Çocuklarını alıncaya kadar mücadelesinin süreceğinin altını çizen dertli anne Yasemin Kul, Türk makamlarından yardım beklediğini söyledi. Yasemin Kul, “Başta Başbakanımız Tayyip Erdoğan olmak üzere bütün devlet yetkililerine sesleniyorum. Gençlik Dairesi haksız yere çocuklarımı benden kopardı. Yanlış karar ve uygulamalarla iki yıldır çocuklarımı kültürel köklerinden kopardılar. Kiliseye götürüyorlar. Türklüğünden utanmasını gerektiğini telkin ediyorlar. Çocuklarım asimile oluyor. Yetkililere sesleniyorum. Lütfen feryadımı duyun. Bana yardım edin. Özellikle başbakana güveniyor ve inanıyorum insanlık namına.” yardım talebinde bulundu.

            Lippstadt LWL Westfälische Forensische Psikiyatri Bölümü Başhekim yardımcısı Dr. Turan Devrim, Olayı uzman olarak bir buçuk yıldır takip ettiğini belirtti. Yasemin Kul’un herhangi bir sağlık sorununun olmadığını ifade eden Devrim, “Genelde boşanma olaylarında anne ve baba aralarındaki çatışmalar çocuklara yansıyabiliyor. Bu olayda da aynı durum görüldü. Bunları suiistimal eden gençlik dairesi ise çocuklara el koydu. Genelde Almanya’da suç işleyenlerin yüzde 80′i bu yurtlarda kalmıştır. Buralarda kalan çocuklardan toplum yararlanamıyor ve sorunlu insan haline geliyorlar. Bu çocukların geleceği de öyle görünüyor. Çocuk önce alkol ve sigara kullanmaya başladı. Esrar kullanımı söz konusudur. Bu suç işleyen insanların genel bir özgeçmişidir. Burada yurtlar çocuklara büyük zarar veriyor. Ben Yasemin hanımı 1,5 yıldır tanıyor ve bir uzman olarak inceliyorum; psikolojik olarak herhangi bir sorunu yok. Tam tersine bir anne olarak bütün şartlarını yerine getiriyor.” diye açıklamada bulundu.

            Annenin çocuklarına bakabilecek durumda olduğunun altını çizen Dr. Devrim, “En önemli olan şey annenin çocuklarına bakacak kadar sorumluluğa sahip olmasına rağmen mahkemelerin ve gençlik dairesinin çocukları almasıdır. Bunun çeşitli nedenleri var. Bunlardan bir tanesi kültürel durumlarını bilmemesidir. Boşanma olayını sıradan görmesidir. Bu konunun mahkemeler tarafından anlaşılmamasıdır.” diye konuştu.

            “Şartlar oluştuğunda çocuklar eşlerden birisine verilecektir.” şeklinde açıklama yapan Dençlik Dairesi’nin açıklamasını değerlendiren Uzman Doktor Turan Devrim’in annenin çocuklarına bakabilecek durumdadır şeklinde raporu olmasına rağmen çocukların hala gençlik dairesinde tutulmasına bir anlam veremediğini söyledi. Devrim, “Burada yurtlar devletten temin ettikleri maddi çıkarları için, çocukları mümkün olduğunca uzun süre tutmak istiyor. Raporlarında bizde kalsın yönünde istekleri var. Olan ise anneye, çocuğa ve topluma oluyor.” şeklinde konuştu.

            Kendisiyle görüştüğümüz Durdu Döner Prodüksüyon Backwaren  şirketinde çalışan baba Metin Kul ise, baldızıyla beraber yaşadığını, ilişkisinde bir sakınca görmediğini ve suçsuz olduğunu söyledi.

KULA’DA KAYBOLAN DİLİN PEŞİNE DÜŞTÜK

Yazı kategorisi: BATI TRAKYA yazan: dtcf Kasım 13, 2008

Gön: Yeliz Ay
Karamanlıca ;karamanlı Türkçesi olarak bilinmektedir.Türkçenin ağzı olarak nitelendirilen bu dili Karamanlı ve kapodakyalı Ortadoks hırıstiyanlar konuşur diye bilinirdi.Bu dili Konuşan karamanlılar; bazılarına göre Türkleşmiş Rumlar bazılarına göre ise Selçuklular döneminde Bizans ile yakın ilişki sonucu Hırıstiyanlığı benimsemiş Türklerdi.Karamanlıca adı verilen kaybolan dilin, çoğunlukla Orta Anadolu’da kullanıldığı sanılmaktaydı.Fakat Bu durum Manisa’nın Kula İlçesinde de kullanıldığı ,Dr Ahmet Çelikkol tarafından yapılan araştırmaların sonucu ortaya koymaktadır. Türkiye’de dilbilimciler Özellikle Niğde-Ferke’de bu dilin yaygın olarak kullanıldığını ortaya koyarken,bu tez Manisa’nın Kula ilçesinde tespit edilen son bulgularla çürütülmüştür.Kula’da Karamanlıca’nın kullanıldığına ilişkin birinci delil,ilçede yaygın olarak hala yaşanılır durumda bulunan Rum evleridir.İkinci ve en önemli delil ise Yazar Evangelinos Misailidas’tır. Evangelinos 1820 yılında Manisa’nın Kula ilçesinde doğmuştur. Ona kısaca Karamanlı yazar da diyebiliriz.Şöyleki;anadili Türkçe olan ortadoks –Osmanlı vatandaşıdır. İrfanname adında Rumca Harfli Türkçe Bir eser yayımlar.Türkçe’nin Rum Harfleriyle,daha düzgün yazımı için noktalı harfleri içeren bir sistem geliştirir.Misailidis geliştirmiş olduğu bu sistemle 1851’de İstanbul’da yayımlamaya başladığı Anatoli gazetesi ile Karamanlıcanın Kökleşmesine büyük oranda katkıda bulunur.Dilbilimcilere göre Karamanlıca ;Rumca’dan çok Türkçeye ayak uydurmuştur.Siyasi açıdan yapılan en büyük tespit ise;Türkçeye daha yakın bir dil olması sebebiyle,Yunan yayılmacı etkilerinden ve ayrılıkçı hareketlerinden çok ,bir arada uyumlu yaşamanın otokontrol noktası olmuştur.Evangelinos’un Karamanlıca alfabesini bulması;Osmanlının son dönemlerinde de olsa Fikr-i Osmaniyi yaymakta olağanüstü başarı sağlar.Öyleki;Patrikhane dahi bu dilde din kitapları yazılmasına müsaade eder.Karamanlıcayı yazı dili haline getiren kişi olan Evangelinos Miailidis’in Kulalı olması Kula’daki Rumların da karamanlıca konuştuğunun en büyük delilidir.Osmanlı Belgelerinde Karamanlıca konuşan Rumlara;Zımniyan-ı Karaman yada Karamanian adı verilmiştir.Evangelinos Grek harfleri üzerinde bazı değişiklikler yaparak,Türkçe yayımlar yapmıştır.İzmir’de ilk açmış olduğu matbaası,bu amaca ilişkin olmak üzere büyük hizmetlerde bulunduğu gibi,Karamanlıca’nın günışığına çıkmasına vasıta olmuştur.18.Yüzyıldan itibaren de sadece Türkiye’de değil Avrupa’da da bu amaçlı kitaplar basılmıştır.Nitekim Fehmi Dinçer tarafından Karamanlıca ile yazılan kitapların bibliyografısı yayınlanmıştır.Bibliyografya da yerlan kitapların çoğunluğu evangolinos’un matbaası tarafından basılmıştır.Evangelinos’un aslında Türk edebiyatına en büyük katkısı ise 1992 yılında seyreyle dünyayı adıyla Türkçe olarak da basılan,temaşa-i dünya ve cefakar-u cefakeş adlı ,macera türündeki ilk roman olan Karaman Türkçesiyle ama Yunan Harfleriyle 1872 yılında yazmış olduğu kitaptır.

Manisa’nın Kula ilçesinde Karamanlıca yada karamadlika’nın bir zamanlar yaşadığına dair en büyük deliller yukarda sayılanlardan da ibaret değil.Karamanlıca Kula’da Mezar taşlarında,eski evlerin bir kısım yerlerine iliştirilmiş tabletteki yazılarla yaşamaya devam ediyor.Mesela Kula’da 26 ekim 1844 tarihli mezar taşında aynen şu ifade geçmektedir.Ya Rapı Harp?Ziyaret su mezarda Tefn olunan gıulun rahmetli Hatzi yaninin oğlu Mihail (Bekimunutna?) ya(tırıt?) Patışahlığında geltiyinde…..” Gördüğünüz gibi kullanılan dilin Türkçeye Yakınlığı okuyanı şaşırtmaktadır.Karamanlılar 1896 yılında İstanbul’da yazılan bir kitabın önsözünde de”Gerçek rum isek de Rumca bilmez,Türkçe söyleriz.Ne Türkçe Okur ne de Rumca Söyleriz.Öyle bir Mahlut-u hatt-ı tarikatımız vardır.Hurufumuz Yunanca ,Türkçe meram eyleriz”şeklinde yazmışlardır.

Bütün bu tespitlerden sonra Kula kaybolan dil bizde diye delilleriyle bütün tarihiyle,şimdiki zamana haykırıyor.Hepiniz Kaybolan dil gizemli ruhuyla,sizi Kula’ya çağırıyor.

Direnenleri iftiralarla zayıflatmak siyaseti!

Yazı kategorisi: KIBRIS yazan: dtcf Kasım 13, 2008

 Arslan Bulut Yeniçağ 13.11.2008

Yaklaşık 15 yıl önce KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ile görüşmüş ve üzerindeki Amerikan baskısına karşı ne yapacağını sormuştum. Amerikan baskısı, Türkiye’nin baskısına dönüşüyor ve Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Rauf Denktaş’ı taviz vermeye zorluyordu. Denktaş, Özal tarafından, 9 ülke liderinin katılacağı 9’lu zirve toplantısına katılmaya zorlanıyordu. Kamuoyu bu girişimi olumsuz karşılayınca bu defa öneri 4’lü zirveye dönüşmüştü. Bunları hatırlatarak Denktaş’a “Bu baskıları nasıl aşacaksınız?” diye sormuştum. Denktaş, “Direneceğiz” diye cevap vermiş ve Kıbrıs Türkleri olarak 400 yıldır nöbette olduklarını söylemişti.
10 yıl sonra aynı soruyu hatırlatınca Denktaş,  “Direndik işte! Dediğim gibi görüşmelere kapıyı biz kapatmayız, kapatamayız. Görüşmeye hazırız. Ama ne görüşeceğimizi de başkaları tayin etmemeli. Baskılar karşısında direnişten başka çare yoktur. Yine direneceğiz” demişti.
* * *
Biliyorsunuz, sonraki yıllarda Denktaş üzerindeki ABD, AB ve Türkiye baskısı yoğunlaştı. KKTC halkına alenen operasyon yapıldı. Durumu gören Denktaş, Cumhurbaşkanı odayı olmadı. Yerine Mehmet Ali Talat seçildi.
Denktaş, ilerleyen yaşına rağmen dinamizminden hiçbir şey kaybetmedi. Yeniçağ’da bizimle aynı sütunlarda yazı yazmaya, Avrasya televizyonunda konuşmaya başladı. Ayrıca konferanslara gidiyor, Anadolu’yu dolaşıyordu. Öyle ki Tayyip Erdoğan bundan da rahatsız olmuş; “Git ülkende konuş” diyebilmişti.
Halbuki Denktaş, 2003 yılında kendisine yönelik suçlamalar karşısında bize şöyle demişti:
“Bu suçlamalar maksatlıdır, beni sindirmek içindir, korkutmak içindir. Bilmedikleri bir şey vardır; hak ve hürriyet müdafaasında bir insan haklı olduğunu biliyorsa, halkı da kararlı ise ve kendisini destekliyorsa, bu gibi suçlamalarla ne sindirilebilir, ne susturulabilir. Bunu bilmiyorlar.”
* * *

Denktaş, görevden ayrıldıktan sonra Talat Paşa Komitesi’nde Ermeni iddialarına karşı vaziyet aldı. Bu duruştan dolayı, Rauf Denktaş’ın adı da Ergenekon soruşturmasına karıştırıldı.
Bayrak Televizyonu’nda yayımlanan Akis programında, gazeteci Mete Tümerkan’ın sorularını cevaplayan Denktaş “Ergenekon olayının Kıbrıs ile bir bağlantısı var mı?” sorusuna, “Söylerler, bağlantısı var diye, bana kadar galiba parmağını gösterenler oldu. Alakası yok, nedir yani bu. Türk Mukavemet Teşkilatı’na bulaştırmak istediler, alakası yok bunların. Bunlar safsata” dedi.
“Kıbrıs meselesinin seyriyle bir alakası var mı?” sorusuna da Denktaş, “Tabiatıyla. Kıbrıs’ta eğer bir fedakârlık yapılacaksa, halkın kabul etmeyeceği bir şey yapılacaksa bu tür suçlamalarla direnenleri zayıflatmak bir siyasettir” cevabını verdi.
* * *

Direnenleri iftiralarla zayıflatmak siyaseti! İşte yıllardan beri Türkiye’de yapılmak istenen tam da budur! Fakat direnenler, bu mücadeleden her zamanki gibi galip çıkacaktır. Kimsenin şüphesi olmasın!
İşte Financial Times gazetesi, Can Dündar’ın Mustafa filmi için “Film, Atatürk’ü kaidesinden indiriyor” diye yazdı!
Atatürk’ü niçin kaidesinden indirmek istiyorlar?
Çünkü Atatürk, Türk Milleti’nin bağımsızlık bilincinin sembolüdür. Atatürk, Türk Milleti’nin birliğinin sembolüdür. O sembol çökertilirse, Türkiye’nin en büyük dayanak noktası çöker diye düşünüyorlar.
Zaten Karen Fogg, “Türk tarihinin hakkından gelmek lazım” dememiş miydi?
İşte bugün yaptıkları Türk tarihinin hakkından gelmek girişimidir.
Fakat, Türk tarihinin hakkından gelmek o kadar basit bir iş değil!
Tarih bilinci, Türk milletinin genetik yapısında kayıtlıdır. Bu kaydı değiştirmeye kimsenin gücü yetmez.

Ziya Gökalp ve İngiliz siyaseti

Yazı kategorisi: Ingiltere yazan: dtcf Kasım 13, 2008

Ahmet Bican Ercilasun

Yeniçağ Gazetesi 12.11.2008

1924 yılında kaybettiğimiz Ziya Gökalp’tan hâlâ öğreneceğimiz çok şey var. Onun 1922 yılında Küçük Mecmua’da İngilizler hakkında yazdığı yazılar sanki bugün için yazılmış gibi. Aşağıda bu yazılardan bazı parçaları alıntıladım. İngiliz yerine Amerikan kelimesini koyarsanız Gökalp’ın sanki bugünün Türklerine hitap ettiğini siz de fark edeceksiniz.
 “Milletlerin müşterek mantığındaki esas, her kelimenin müsbet bir manaya malik olmasıdır. İngiliz mantığının umdesi ise, daima her kelimeden menfi bir mana kastetmektir. Meselâ İngilizlerin eski şark siyaseti ’Türkiye’nin tamâmiyet-i mülkiyesi mahfuzdur ve Avrupa’nın kefaleti altındadır.’cümlesiyle icmal edilirdi. Herkes ve bilhassa Türkler bundan Türklerin lehinde bir siyaset manasını çıkarırlardı. İngilizlerin bundan çıkardığı mana ise büsbütün başka idi. Lord Salisbury bir nutkunda bu cümlenin manasını teşrih etti (açıkladı)… ’Efendiler! Türkiye’nin tamâmiyet-i mülkiyesi mahfuzdur ve Avrupa’nın kefaleti altındadır. Bugün, bizim takip ettiğimiz şark siyaseti tamamiyle bu cümlede mündemiçtir. Fakat bu cümlenin hakiki manası nedir? Bunu da bilmeniz lazımdır. Türkiye’nin tamâmiyet-i mülkiyesi mahfuzdur demek, Türkiye ülkesi ilânihaye (sonuna kadar) Türklere bırakılacak demek değildir… Türkiye büyük devletler tarafından taksim edilmeyecek manasınadır. Bu, … sair (başka)… gayelere mani değildir. Türkiye’de mahkûm olmak üzer birçok milletler var. Bunlardan hangisi sinn-i rüşde (olgunluk yaşına) vasıl olduğunu uzun isyanlar ve ihtilallerle ispat ederse Avrupa onu Türkiye’nin vesayetinden kurtarmaya çalışmıştır: Evvelce Romanya, Sırbistan, Yunanistan, Bulgaristan hep bu suretle istiklale nail oldular. Şimdi de Girit böyle bir istiklale ehliyetini ispat etmektedir. Yarın da Makedonya ve Ermenistan siyasi rüştlerini ispat edince müstakil olacaklardır.”
Şimdi sıra kimlere geldi dersiniz aziz
okuyucular?
“İngilizlerin, her ne zaman dost, nâsih ve mürşit sıfatıyla bir Türk’le görüştükleri sırada Türkler için en iyi idare sisteminin teokrasi olduğunu, demokrasinin İslamiyet’le itilaf edemiyeceğini (uyuşamıyacağını) ileri sürerler. İngiliz’in propaganda aletleri olan Fiç Moris ile Frew’nun ulemaya ne gibi telkinatta (telkinlerde) bulunduğunu bilmeyen yok gibidir. 31 Mart… hadiseleri hep sûret-i haktan görünmüş bu İngiliz nâsihlerinin (nasihatçılarının) vücuda getirdikleri irticai hareketlerdir. İngilizler, Türkiye’de Meşrutiyet doğduğu günden beri daima irticai ihtilaller doğurmaya çalıştılar… İngilizler müstakil, hür, mütekâmil bir Türkiye’nin vücudunu kendileri için tehlikeli görmeye başladı. O halde, Türkiye’yi yaşatmamak için ne yapmalıydı? Terakkiden uzaklaştırmak. Bunun için de hangi usulleri bize tavsiye etmeliydi? Teokrasi ve irtica.”
Bugün ABD bize hangi usulleri tavsiye ediyor? Ilımlı İslam.
“Umum Müslümanların nazarında İngilizlerle münasebettar (ilişkili) olmak din hainliğine ve vatan hainliğine en celî bir bürhandır (en açık bir delildir). İslam âlemi, İngilizlerin beğendiği din hainlerini mel’un, beğenmediği Müslümanları mukaddes tanır.”
Bugün ABD, İngiltere ve Avrupa Birliği Türkiye’de kimleri beğeniyor acaba?
1980’lerde Kültür Bakanlığı, Ziya Gökalp’ın bütün eser ve makalelerini bir dizi halinde yayımladı. Gökalp’ın Küçük Mecmua’daki yazıları da Abdülhalûk Çay tarafından yeni yazıya çevrildi ve “Makaleler VII” adıyla 1982’de basıldı. Yukarıdaki alıntılar bu eserin 135-157. sayfaları arasından seçilmiştir. Gökalp’ın düşüncelerini ve ileri görüşlülüğünü öğrenmek isteyenler bütün kitabı okumalıdırlar.  

DİRENİŞÇİLERİ TASFİYE!

Yazı kategorisi: KIBRIS yazan: dtcf Kasım 13, 2008
Yeniçağ 13.11.2008

 

 

Teslimiyetçilerin KKTC’deki yeni tuzağı ortaya çıktı
KKTC 1. Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, Ümraniye davası ile Kıbrıs arasında kurulmak istenen bağlantıya dikkat çekti. BRT’de bir programa katılan Denktaş, “Bana kadar parmağını uzatanlar oldu. Bunlar safsata. Kıbrıs’ta fedakarlık yapılacaksa, halkın kabul etmeyeceği şeyler yapılacaksa, direneni suçlayarak zayıflatmak bir siyasettir” diye konuştu.

Kıbrıs teslimiyete gidiyor
Yazık değil mi şehitlere!..

Oyunun amacına işaret eden Denktaş, “Masadan kalkılmayacak ama baskı bize gelecek. Kıbrıs teslimiyete gidiyor. Türk askeri başı eğik, bayrağını toparlayıp, şehitlerin kemiklerini torbaya koyup Anadolu’ya dönecek, böyle gidersek… Türk milleti buna layık mı, olacak iş mi bu” dedi.   
Amaç direnişçileri zayıflatmak
Ümraniye davası ile ilgili konuşan Denktaş: Bu tür suçlamalarla direnenler hedef alınıyor

Haber: Macit SOYDAN
KKTC’nin 1.  Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş Bayrak Televizyonu’nda (BRT) yayımlanan Akis programında, gazeteci Mete Tümerkan’ın sorularını yanıtladı. Denktaş, “Ümraniye olayının Kıbrıs ile bir bağlantısı var mı?” sorusuna, “Söylerler, bağlantısı var diye, bana kadar galiba parmağını gösterenler oldu. Alakası yok, nedir yani bu. Türk Mukavemet Teşkilatı’na (TMT) bulaştırmak istediler, alakası yok bunların. Bunlar safsata” karşılığını verdi. “Kıbrıs meselesinin seyriyle bir alakası var mı?” sorusu üzerine de KKTC’nin 1.  Cumhurbaşkanı Denktaş, “Tabiatıyla. Kıbrıs’ta eğer bir fedekarlık yapılacaksa, halkın kabul etmeyeceği birşey yapılacaksa bu tür suçlamalarla direnenleri zayıflatmak bir siyasettir” dedi.
Gizlilikten çok çektim
Kıbrıs müzakerelerinde, görüşmelerin içeriğine ilişkin açıklama yapılmamasını da eleştiren Denktaş, “Ben gizlilikten çok yandım” diye konuştu. Rum yönetimi lideri Dimitris Hristofyas’ın bugün yaptığını, geçmişte tüm Rum liderlerin kendisine yaptığını anlatan Denktaş, “Biz birşey söylemeyiz halkımıza, onlar çıkar Rum tarafına istediği bilgiyi verir, bir de dünyayı gezer, istedikleri şekilde anlatır ve geri gelir” dedi. Denktaş, bu nedenle, eski Rum lider Tasos Papadopulos ile yaptığı Annan Planı müzakerelerinde, her görüşmeden sonra, neler konuşulduğuna ilişkin açıklama yaptığını hatırlattı. “Ne konuşulduğunu halkın bilmesi gerektiğini” ifade eden Denktaş, “Rum basınını okuduğunuzda fikriniz karışıyor, ümitsizliğe düşüyorsunuz, kızıyorsunuz. Bilgi kaynağımız Rum basını olmamalı” diye konuştu. Denktaş, “Müzakereler bir yere gidecek gibi görünüyor mu?” sorusuna, şu yanıtı verdi: “Biz teslim olmazsak gitmez. Rumlar’ın şimdiden ’Talat ile bu iş yürümez’diye propagandaya başlamasının nedeni budur. Talat’ın artık bilinçlenmiş bir şekilde bazı şeyleri korumaya çalışması belli ki Rumlar’ı rahatsız ediyor. “ Kıbrıs’ın teslimeyete gittiğini” savunan Rauf Denktaş, şunları söyledi: “Gün gelecek Türk askeri başı eğik, sancağını, bayrağını toparlayıp, şehitlerin kemiklerini torbaya koyup Anadolu’ya dönecek, böyle gidersek. Türk mileti buna layık mı, olacak iş mi bu.”
Denktaş, Bayrak Televizyonu’nda soruları yanıtladı

 

FRANSA

Yazı kategorisi: 1 yazan: dtcf Kasım 12, 2008
COJEP PRESS
26 Rue des carmes
67100 Strasbourg
Tel : 03 88 84 84 47
press@cojep.com
fkarakaya@cojep.com
www.cojep.com

AVUSTRALYA

Yazı kategorisi: TELEFONLAR yazan: dtcf Kasım 12, 2008

Tarih: 31/10/2008

KONSOLOSLUKLAR

E-Konsolosluk: http://www.trconsulate.net

T.C. Melburn Baskonsoloslugu

 Level 8, 24 Albert Road, South Melbourne  VIC  3205

Tel: 03 9696 6046

Fax: 03 9696 6104

   “Cok Acil” durumlarda asagidaki telefon numaralarindan konsolosluğumuza ulasabilirsiniz.

 

 

FRANSA

Yazı kategorisi: TELEFONLAR yazan: dtcf Kasım 12, 2008
COJEP PRESS
26 Rue des carmes
67100 Strasbourg
Tel : 03 88 84 84 47
press@cojep.com
fkarakaya@cojep.com
www.cojep.com

DİE TAGESZEİTUNG: “TÜRKLER SEMTLERİNDE BİR İSTİKRAR UNSURUDURLAR”

Yazı kategorisi: ALMANYA yazan: dtcf Kasım 12, 2008

 


BERLİN, 11/11 (BYE) — Tirajı günde 55 bin 988 olan sol eğilimli Die Tageszeitung’un 11 Kasım 2008 tarihli sayısında, Andreas Wyputta imzasıyla ve yukardaki başlık altında yayımlanan, Sosyolog Profesör Jürgen Friedrichs ile yapılan mülakatın çevirisi şöyledir:


 


—Sosyolog Jürgen Friedrichs Köln’de Yaptığı Bir Araştırmada Göçmenlerin Almanlarla Kıyaslandığında Kötü Yaşam Koşullarına Karşı Daha Dayanaklı Olduklarını Tespit Etti. Profesör Friedrichs, Sosyal Dairelerin Daha Çok Ailelere Yönelmelerini Talep Ediyor—


 


WYPUTTA: Sayın Friedrichs, siz Köln şehrinin problemli bir semti olan Vingst-Höhenberg semtinde bir araştırma yaptınız ve Türk göçmenlerin Almanlarla kıyaslandığında fakirlikle daha iyi başa çıkabildikleri sonucuna vardınız. Bu kanıya nasıl varabildiniz?


 


FRİEDRİCHS: Alman ve Türk semt sakinlerinin gündelik yaşamlarını izledik. Sonuç çok açık: Özellikle sosyal yardımdan faydalanan Almanların durumları kötü. Bu kesim izole olmuş durumda ve sağlıksız besleniyor, daha az misafir kabul ediyor ve Türk komşularına oranla –bunlar da devletin aktardığı parayla geçimlerini temin ediyorlar- daha az temiz evlerde yaşıyorlar. 


 


WYPUTTA: Acaba neden Türk göçmenlerle Almanlar arasında bir ayrım yapmak ihtiyacı hissettiniz?


 


FRİEDRİCHS: Sosyal sorunların yaşandığı başka bölgelerde, Türklerin eşyalara zarar verme, çocuklarını dövme, genç yaşta hamile kalma ve hırsızlık gibi olaylara daha sert tepki gösterdiklerini tespit ettik.  Bu nedenle ilk defa Almanlar ve Türkler olmak üzere bir ayrımda bulunduk. Vardığımız sonuçlar çok açık: Köln’ün Vingst semti Türkler sayesinde istikrarlı bir durumda. Ruhr bölgesi gibi birçok sorunlu bölgede de durum böyle olsa gerek.


 


WYPUTTA: Neden acaba? Göçmenlerin durumları maddi olarak daha mı iyi?


 


FRİEDRİCHS: Tam aksine. Araştırmada incelenen Alman ailelerden yüzde 56’sının kişi başına 1000 avronun üzerinde bir geliri vardı. Türk ailelerde ise bu oran sadece yüzde 20’lerdeydi.


 


WYPUTTA: Buna rağmen Almanlar daha mı çabuk havlu atıyorlar?


 


FRİEDRİCHS: Evet. Sosyal sorunların yaşandığı bölgelerdeki Almanlar genellikle işsizlik yardım parası alırken sosyal yardım almak durumuna düşmüş kişiler, yani sosyal bir düşüş yaşamış kişilerdir. Bu insanların sosyal çevreleri gitttikçe daralmaktadır, zira kimse düşüş yaşayan birisiyle temasta bulunmak istemiyor. Almanların bu durumda sosyal bir izolasyona maruz kaldıkları ve bundan kurtulabilme umutlarının olmadığı gözlemleniyor. 


 


WYPUTTA: Peki Türk göçmenlerin durumları nedir?


 


FRİEDRİCHS: Bu kesimin Alman çoğulcu toplum modeliyle kıyaslanmaları mümkün değildir. Bunları değerlendirirken Türkiye’nin fakir doğu bölgeleri dikkate alınmalıdır, zira bu kesimin büyük bir çoğunluğu veya aileleri buradan gelmektedirler. Bu kesimin durumu Türkiye’nin doğusunda yaşayanlarla  kıyaslandığında yaşam koşullarının iyi olduğundan söz edilebilir. Hatta bunların durumları sosyal yardım parası almalarına rağmen maddi anlamda Türkiye’deki akrabalarından ve buradaki düşük ücretle çaılşan diğer göçmenlerden daha da iyidir.


 


WYPUTTA: Siz Almanların duydukları hayal kırıklığının daha fazla olduğuna mı inanıyorsunuz?


 


FRİEDRİCHS: Evet, çok açık bir şekilde. Sosyal yardım alan Almanların eğitimlerine daha az önem verdikleri ve çocuklarının okuldan kaçmalarını tolere ettikleri biliniyor. Bunu bizim yaptığımız ve başka araştırmalardan da biliyoruz.


 


WYPUTTA: Buna rağmen sizin araştırmanızda Vingst-Höhenberg semtindeki hem Almanların hem de göçmenlerin iki misli daha haksızlığa uğramış durumda oldukları tespit ediliyor. Neden acaba?


 


FRİEDRİCHS: İnsanların gelir seviyeleri işsizlik parası veya sosyal yardımdan faydalanmasalar dahi düşük. Bu nedenle büyük bir çoğunluğu için taşınmak sözkonusu olamıyor. Ayrıca toplumca diskrimine ediliyorlar. Bunun da nedeni uyuşturucu ticaretinin ve suç oranının yüksek olduğu bir semtte oturmalarından kaynaklanıyor.


 


WYPUTTA: Peki ne yapılmalıdır?


 


FRİEDRİCHS: En önemlisi iş sahası açmaktır. 1 avro verilmek suretiyle adeta dalga geçilerek yapılan sömürmeyi tabi ki kastetmiyorum.


 


WYPUTTA: Düşük kalifikasyona sahip kişiler için yeni ve dolgun maaşlı işler nasıl bulunacak?


 


FRİEDRİCHS: En azından çocuklar zorunlu olarak işsizlikten etkilenmeyeceklerdir. Alman alt tabakasının daha eşit bir eğtim fırsatına ihtiyacı vardır. Bunun yanısra aile içi şiddetin sona ermesi gerekir. Göçmen aile evlerinde Almanca konuşulması lazım geliyor, aksi takdirde çocukların okuma becerileri azalacaktır.  Bu nedenle gerek Alman, gerekse Türk ailelere yönelmek lazımdır. Ancak bu Federal Almanya’da bir tabudur. (BEBM/HU/YB)

Sonraki Sayfa »